İnsan karakterinin sabit olduğunu düşünmeyi sever. “Ben buyum” demek güven verir. Netlik hissi yaratır. Ama farklı ülkelerde, farklı sistemlerde yaşadıkça bu cümlenin altı boşalmaya başlıyor. Çünkü bir noktadan sonra şu soruyla yüzleşiyorsun: Gerçekten “ben” dediğin şey ne kadar sabit, ne kadar bulunduğun ortamın ürünü? Kültür değiştiğinde insanın özü mü değişir, yoksa sadece davranış biçimi mi? Belki de asıl mesele şu: Biz karakter dediğimiz şeyi gereğinden fazla basitleştiriyoruz.
Malta’ya ilk gittiğimde bunu çok net hissettim. Türkiye’de alışık olduğum tempo, ilişki biçimi, okul düzeni bir anda değişmişti. İnsanlar daha sakin konuşuyordu. Günün ritmi farklıydı. Zaman daha geniş akıyordu sanki. İlk başta bu farklar insana yabancı geliyor. Hatta rahatsız ediyor. Çünkü alıştığın referans noktaları bir anda ortadan kalkıyor. Ama zaman geçtikçe adapte oluyorsun. Fark etmeden konuşma tonun değişiyor, reflekslerin değişiyor, sabır eşiğin değişiyor. Bir süre sonra o yeni halin doğal gelmeye başlıyor. İşte tam orada soru ortaya çıkıyor: Değişen sen misin, yoksa sadece ortamın kurallarına uyum sağlayan bir versiyonun mu?
Amerika’ya gittiğimde değişim daha sertti. Orada sistem bireysellik üzerine kurulu. Kimse seni arkadan itmez. Kimse hatanı tolere etmez. Kendi işini kendin takip ediyorsun, sorumluluğu tamamen sen taşıyorsun. Bu yapı ilk başta özgürlük gibi geliyor ama aslında oldukça çıplak bir sistem. O ortamda daha planlı, daha disiplinli olmak zorundasın. Çünkü sistem seni taşımıyor, sen sistemi taşıyorsun. Zamanla daha net, daha doğrudan konuşmaya başladığımı fark ettim. Türkiye’deki dolaylı iletişim tarzı orada işlemiyor. Değiştim mi? Belki. Ama daha doğru soru şu: O ortamın gerektirdiği kasları mı geliştirdim?
Kuveyt’e taşındığımda ise bambaşka bir katman vardı. Kurumsal hiyerarşi çok daha belirgindi. Unvan görünürdü, mesafe netti. İnsan ilişkileri daha kontrollüydü ama aynı zamanda saygı çok daha açık bir şekilde hissediliyordu. Orada daha temkinli, daha ölçülü bir iletişim dili geliştirdim. Türkiye’de doğal gelen bazı esneklikler orada uygun değildi. Davranış ayarı yapmak gerekiyordu. İlginç olan şu: Bir süre sonra o ayar da otomatikleşiyor. Yani başta bilinçli yaptığın şey, zamanla refleks haline geliyor.
Buradan sonra şunu fark ediyorsun: Kültür sadece dil veya yemek değil. Zaman algısıdır. Otoriteyle kurulan ilişkidir. Hata karşısındaki tutumdur. Stresle baş etme biçimidir. Bazı toplumlar hatayı kişisel algılar, bazıları sürecin parçası olarak görür. Bazıları hızlı karar alır, bazıları uzun tartışır. Bu sistemlerin içinde yaşadıkça sen de değişiyorsun. Karar alma hızın bile sabit kalmıyor. O yüzden “ben hızlı karar veren biriyim” gibi cümleler anlamını yitiriyor. Çünkü hız bile bağlama bağlı bir şey.
Aynı durum güven kavramında da ortaya çıkıyor. Bazı toplumlarda söz yeterlidir, bazılarında her şey yazılı olmak zorundadır. Bu fark senin risk algını değiştiriyor. Türkiye’de esneklik avantaj gibi görünürken, Amerika’da netlik daha değerlidir. Kuveyt’te ise sistem içinde hareket etmek önemlidir. Aynı kişi, farklı sistemlerde farklı strateji geliştirir. O zaman insanın sabit bir karakteri olduğunu söylemek ne kadar doğru?
Yine de her şey değişmiyor. Bazı şeyler daha dirençli. Mesela sorumluluk duygusu. Pilotluk bunun iyi bir örneği. Hangi ülkede olursan ol, check-list aynıdır. Prosedür aynıdır. Güvenlik standardı değişmez. Orada kültürden bağımsız bir disiplin vardır. Bu disiplin insanın omurgasını oluşturur. Günlük davranışlar değişebilir ama kriz anında verdiğin tepki daha sabit kalır. Belki de insanın özü tam olarak orada saklıdır.
Beacon'u işletmeye başladıktan sonra bu konuyu başka bir açıdan görmeye başladım. Müşteri davranışı bile kültürel kod taşır. Kimisi saatlerce oturur, kimisi hızlı tüketir. Kimisi detay sorar, kimisi direkt sipariş verir. Aynı şehirde bile mikro kültür farkı vardır. Şaşkınbakkal’daki müşteri ile başka bir semtteki müşteri aynı değildir. İşletme yönetirken ister istemez buna adapte oluyorsun. Menü dili değişiyor, iletişim tonu değişiyor, mekânın enerjisi değişiyor. Yine aynı soruya geliyorsun: Bu adaptasyon kişiliği mi değiştirir, yoksa sadece davranışı mı?
Belki mesele değişmek değil, genişlemek. Farklı kültürlerde yaşadıkça insanın davranış repertuarı artıyor. Tek bir doğru olmadığını görüyorsun. Tek bir tempo, tek bir iletişim biçimi, tek bir başarı modeli yok. Bu farkındalık insanı daha esnek yapıyor. Esneklik ise çoğu zaman yanlış anlaşılır. Zayıflık gibi görülür. Halbuki tam tersi. Esneklik, seçenek sahibi olmaktır. Seçenek arttıkça özgürlük artar.
Ama bu süreç rahat değil. Çünkü netlik kayboluyor. İnsan zihni sabit etiketleri sever. “Ben disiplinliyim”, “ben açık sözlüyüm”, “ben sabırlıyım” gibi tanımlar güven verir. Ama farklı sistemler gördükçe bu etiketler çözülmeye başlar. Çünkü hangi sistemde? Kime göre? Aynı davranış bir yerde dürüstlük, başka bir yerde kabalık olabilir. Aynı hız bir yerde liderlik, başka bir yerde acelecilik sayılabilir. Bu da insanı rahatsız eder. Çünkü artık kendini tek bir kalıba koyamazsın.
Ama işin diğer tarafı da şu: Bu rahatsızlık aynı zamanda özgürlüktür. Çünkü artık otomatik davranmak zorunda değilsin. Hangi ortamda hangi versiyonunu öne çıkaracağını seçebilirsin. Refleks yerine tercih devreye girer. Bu da insanı daha bilinçli hale getirir.
Zamanla şunu fark ediyorsun: İnsan tek bir karaktere sahip değil. Bir karakter setine sahip. Duruma göre devreye giren farklı modlar var. Bazı ortamlarda daha keskinsin, bazı ortamlarda daha yumuşak. Bazı yerlerde hızlısın, bazı yerlerde beklemeyi biliyorsun. Bunların hepsi sensin ama hepsi aynı anda aktif değil. Bu yüzden tutarsızlık sandığımız şey çoğu zaman esneklik. Ama burada ince bir çizgi var. Eğer bu değişim bilinçsizse, insan sadece ortama göre şekil alan birine dönüşür. Ama bilinçliyse, bu bir araç olur. Yani mesele değişmek değil, değişimi yönetebilmek.
Bir de şu gerçek var: Her adaptasyon bir şey kazandırırken bir şey de götürüyor. Amerika’da netleşirken, Türkiye’deki o dolaylı ama sıcak iletişimin bir kısmını kaybedebiliyorsun. Kuveyt’te daha kontrollü olurken, spontane tarafın törpüleniyor. Yani genişlemek sadece eklemek değil, bazen azaltmak da.
İlginç olan şu: İnsan geri döndüğünde bunu daha net görüyor. Türkiye’ye tekrar geldiğinde daha önce fark etmediğin şeyler gözüne batıyor. Ya da eskiden eleştirdiğin bazı şeyleri özlediğini fark ediyorsun. Bu da gösteriyor ki “doğru” dediğimiz şey sabit değil. Bağlama göre şekil değiştiriyor. Belki de en büyük körlük, alternatifin varlığını hiç fark etmemek. Tek bir sistemde yaşadığında o sistemin kurallarını doğa yasası gibi kabul ediyorsun. Neyin normal olduğunu sorgulamıyorsun. Çünkü karşılaştıracak bir şey yok. Referans yoksa fark da yok.
O yüzden kültür değiştirmek sadece yeni şeyler öğrenmek değil, eskiyi de çözmek. Daha önce hiç sorgulamadığın refleksler görünür hale geliyor. Kendini yeniden okumaya başlıyorsun. “Ben buyum” demek yerine “neden böyleyim?” demeye başlıyorsun. Kendini tanımlamak yerine kendini gözlemlemeye başlıyorsun. “Ben buyum” dediğin anda kapıyı kapatıyorsun. “Şu an böyleyim” dediğinde ise açık bırakıyorsun. Bu küçük fark aslında büyük bir zihinsel değişim.
Belki de mesele karakterin ne olduğu değil. Mesele, onu ne kadar güncelleyebildiğin.